Nesil

“Bir gün öleceğiz, biliyorsun değil mi?”dedi arkadaşım. Kaçıncı birayı içiyoruz, bilmiyorum. Yaktığım son sigara elimde. Boğazımı yakıyor, söndürüyorum. Öyle sarhoşum ki buraya ne zaman geldik onu bile hatırlamıyorum. “Biliyorum” diyorum. Sonra hemen kalkıyoruz. Bulvarda bir sürü boş taksi var. Arkadaşım bana, tekrar görüşme sözü verdikten hemen sonra, sanki bir Amerikan filmindeymiş gibi; “ıslık-kendini taksiye atma” ikilisini uyguluyor. Üstelik o filmlerde alışıldığı üzere ne yağmur yağıyor ne de taksi kapma yarışında başka bir kişi var. Kendisiyle yarışıyor.
Eski bir dostla buluşmak fikri çoğu zaman kontrol edilemez bir isteksizlik doğurabilir. İnsanın zihni sürekli, onsuz bir hayat kurduğuna, onun yerini başkalarının doldurduğuna kendini ikna etmeye çalışır. Sonra buluşulur, bir süre sonra alışılır ve tekrar arkadaş olunur: yeni insanlardan bahsederek…
Taksi gözden kaybolana kadar arkasından bakıyorum. Deniz kenarına gidip biraz hava almalıyım. Derin bir nefes çekiyorum içime. Kükürt kokusu boğazımı yakıyor. Tam bir hayal kırıklığı yaşıyorum. O deniz kentinden, daha bu sabah ayrıldığım geliyor aklıma. Burada, bu anda bulabileceğim tek su birikintisi ise tam karşımda kavşağın ortasında duruyor. Belediyemiz havuzu yeterince büyük yapamadığından, yeri belli olsun diye kocaman bir top dikmiş üzerine. Gülüyorum.
İnsanın uzun zamandır uğramadığı bir eve gitmesi, doğup büyüdüğü ev olsa bile çoğu zaman kontrol edilemez bir isteksizlik doğurabilir. Örneğin yürümek ister insan. Evin ne kadar uzakta olduğu önemli değil. Ne kadar geç gidersek o kadar iyi. Biraz oyalanıyorum. Alkol ve sigaradan tat alma yetisini tamamen kaybetmiş insanlara hizmet veren, üstelik de yeterince uyuşmamışlardır diye, (kendilerine yeterince güvenmediklerinden mi ne?) bu soğuk havada tüm masa ve sandalyelerini dışarıya, dükkanın önüne dizilmiş dönerciden iki liraya tüm ekmek tavuk döner alıyorum.

“Abi elde mi, burada mı?”

Tuzağınıza düşecek kadar ahmak değim. En azından hareket etmeliyim.

“Elde, elde”

Elimdekini o kadar hızlı yiyorum ki çiğnemeden yuttuğumu ancak son lokmada fark ediyorum.
Dik durduğu zaman göğsüme gelen ama benden daha ağır bir valiz çekiyorum. Gece yarısı, sokaklar boyunca dolaşan bir tren gibiyim. Uykusunu böldüğüm kişilerin aşağıya inip beni neden dövmediğine, hiçbir teyzenin cama çıkıp çemkirmediğine, kimsenin polisi aramadığına şaşırıyorum. Değişmiş… Geçen yılların ardından bu mahalle, benim mahallem de değişmiş anlaşılan.
Ara ara dinlenmek ya da bir sigara tellendirmek için duruyorum. Bazen de çıkardığım gürültünün biriktiğini, her geçen saniye daha çok ses çıkardığımı sanarak duruyorum. Durduğumdaysa baktığım her nokta başka yöne hareket ediyor. Sarhoş olduğumun göstergesi… Bütün gece arkadaşımla, gıyabında konuştuğumuz ve geçen ay trafik kazası geçiren ortak arkadaşımızı düşünüyorum.

“Dişlerimi sıktığımda uyuşukluğu hissediyordum” demişti “anestezinin etkisi geçinceye kadar”.

Ne kadar da çabuk iyileşmiş. Oysa ki kaza haberini ilk aldığımda çok korkmuş, ölmüş olabileceğini düşünmüştüm. Sonra o yarı baygınken yaptığımız telefon görüşmesi biraz olsun rahatlatmıştı beni. Ölüm lafının kendisi bile beni yeterince telaşlandırmıştı.
Belki de bu yüzden bütün akşam dinlediğim ölüme dair her şey, dikkatimi çekmişti.
Apartmanın önünden kafamı öne eğerek, valizimi göbek destekli kaldırarak geçiyorum. Kimseye görünmeme isteği…
Çıkıyorum. Ev oldukça havasız. Aklıma hemen sigara yakmak geliyor. Rutubet kokusu boğazımı yakıyor. Yine de bir sigara yakıyorum, ayakkabılarımı çıkarmadan. Anıların zihnime egemen olmaması için gözümü karanlık antrede görebildiğim ilk noktaya sabitliyorum. Noktayı yakalayamıyorum. Hala sarhoşum.
Sigaranın ortasına geldim bile. Antredeki vestiyerde yeşil yapraklı bodur bir çiçek var. Biriken külü onun saksısına dökeyim derken kül kırılıyor ve marley zemine düşüyor. Ölme ihtimalim yok, çünkü bu marleyin yanmaz bir maddeden yapıldığı bilgisi babamdan bana kalan birkaç gereksiz bilgiden biri.
Babamın kendi elleriyle yaptığı marleyin yıpranmış olduğunu görmek ümidiyle antrenin ışığını yakıyorum. Düşen külü ayağımla süpürüyorum. Hiç iz yok.
Salona geçiyorum. Antreden salona sızan cılız ışıkla birlikte. Eşyaları görmem için ışığa ihtiyacımın olduğunu düşünmüyorum. Hatta tüm eşyaların üzerlerinin beyaz örtülerle kapatılmış olduğunu bilmem için de… O anda içeridekinin rutubet değil ölüm kokusu olduğunu anlıyorum. Evdeki bütün ölüler bana bakıyor. Ben onlara bakamıyorum. Geçmişe bakmak fikri çoğu zaman kontrol edilemez bir isteksizlik doğurabilir. Bu yüzden olacak; önce duvardaki parlayan, yaldızlı Arap harflerine bakıyorum. Sonra karşı duvardaki büyük, on beş yıllık fotoğrafa. Babama… Göz göze geliyoruz. Ağlıyorum.

Kutay Yeşilöz

1 Yorum

Filed under Uncategorized

One response to “Nesil

  1. ayşe

    Bu kez ‘fff’ diye aratınca ulaşamadım fotoğrafa..
    Bu kez diğerleri gibi de değidi, gündüz ofisinden akşam vakti ‘bulvar’ına sürüklendim.. Tebrikler.
    Gerçekten hiç yaşamamış olmaktan, bir gün ölmek iyidir.
    Sevgiler..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s