Ahmetler Köprüsü (2): iyilik

Aniden uyandı. Neler olduğunu anlamak için bakabildiği her yere çabucak baktı. Bu sırada kolları ondan bağımsız çalışıyor, elleri nereyi tutacaklarını bilemiyordu.

“Birader?”

Kafasın sağa yatırdı, sıralanmış kadife koltuklar üzerinden, belli belirsiz yanan ışıklar arasından uzun koridorun en ucuna baktı. Otobüsün şoförü kalın belini otuz dereceden daha fazla döndüremeyen bir adamdı. Bunun için koltuğunda dönmek suretiyle yan oturmuştu. Osman, kendine seslenildiğinden emin olmak için arkasına baktı. Otobüste kendisinden başka kimsenin olmadığına kanaat getirince cevap verdi.

“Efendim?”
“Kardeşim sana söylüyorum. Nerde inecektin sen? Son durak burası”

Osman bir kere daha camdan dışarı baktı. İçinde bir utanma, değişik bir rezil olma hali hissetti. Hemen kalkıp, kendisi için açık bekletilen orta kapıdan zıplayarak indi. Sağına soluna bakarken otobüs hareket etti. Ne zaman uykuya daldığını hatırlamaya, hatta nerede olduğunu kestirmeye çalıştı.

Şehir halkının bulvarı uyuyarak geçmesi gerçek bir alışkanlıktı. Otobüse binilir, okuma merakı varsa iki satır bir şeyler okunur, yoksa hiçbir değişiklik olmadığı biline biline sokaklar dikkatle izlenir, sonra uykuya dalınırdı. Kafa, öne ya da arkaya yaslanamadığından mecbur cama, camda yer etmiş diğer alın izlerinin üzerine yaslanırdı. Her şeyin sırası vardı ancak bu dizilimin sonucunda mutlaka inilecek durak gelmeden uyanılırdı.

Osman, geldiği yönün tersine on durak birden yürürken, bu son aşamayı nasıl olup da kaçırdığını düşünüyordu. Yorgun da değildi aslında. Otobüs biraz gecikince, durak kalabalıklaşmıştı. Sırada önlerde olmasına ve otobüste en sevdiği yeri kapmasına rağmen, yaşlı bir amca oturduğu koltuğun önünden geçerken iyilik olsun diye amcaya yer vermiş, bu yüzden yolun bir kısmını da ayakta gitmişti sadece. Ayakta giderken de vicdanı çok rahattı. Geçenlerde yine yaşlıca bir amca birkaç durak sonra otobüse binip ona doğru gelince, o da uyuma numarası yapış, ancak koridor tarafında olduğu için kafasını cama yaslayamamış, önüne doğru bırakmıştı. Otobüs fren yaptıkça kafası sallanmış, bunun inandırıcılığını arttırdığını düşünmüştü. Yine birkaç gün önce genç bir çocuk, tam otobüse binerlerken, elindeki bozuk paraları uzatıp; “benim yerime de basar mısınız?” demiş, Osman’da “fazla kartım yok” deyip çocuğu başından savmıştı. İşte bu yüzden yirmi dakika ayakta gitmek vicdanına iyi gelmişti.

Sorusunun cevabını bulamadan eve gelmişti bile. Şimdi artık yorgundu, acıkmıştı ve yaşlı amcaya yer verdiği için pişman olmak üzereydi ki, evinin kapısını açtığında o güzel kokuyu duydu. Hızlıca mutfağa doğru yöneldi. Ev arkadaşı İsmail ocağın başındaydı ve bir tavada soğan kavuruyordu. Tezgahın üzerinde ayrı ayrı tabaklarda doğranmış yeşil biber ve domates; ayrıca çeşit çeşit baharat poşeti vardı.

“Ne yapıyorsun İsmail?”
“Menemen yapıyorum. Aç mısın?”
“Hem de nasıl. Dur sana yardım edeyim.”
“Gerek yok, içimden geldi. Sen bir şeye karışma. Ayrıca izle de öğren nasıl yapılırmış menemen”

Osman hiç ısrar etmedi. Camın önündeki sandalyeye oturup İsmail’i izledi. Her şeyin sırası ile tavaya nasıl eklendiğini ve bu dizilimin sonucunda, (domates sulu değilse) mutlaka biraz sıcak su eklenmesi gerektiğini öğrendi. O akşam ömrünün en güzel menemenini yedi. Arkadaşının bu iyiliğini hiç unutmayacaktı.

Kamil Bulut

Yorum bırakın

Filed under Ahmetler Köprüsü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s